Bu Blogda Ara

1 Mayıs 2017 Pazartesi

ŞAHMARAN'IN GÖZLERİNDE MASALLAR...UÇURTMALAR...



Şahmaran efsanesini anlattığım ve Mehmet Aksoy’un muhteşem “Şahmaran’ın Katli” eserini paylaştığım ilk yazımı hazırlarken, benim de hayatım yavaş yavaş bir masala dönüşmeye başladı…
Belki de zaten olduğu gibi bir masaldı da ben ancak farkına vardım…
Her sabah bir varmış, bir yokmuş diyerek güne başlamak, kendini masalın götürdüğü yere akmaya bırakmak, hayatı masal gibi yaşamak… illa ki tozpembe peri masalı tadında olmasını gerektirmiyor… acısıyla tatlısıyla, iniş yokuş, dere tepe… ama masal gözüyle bakıp masal kulağıyla işitince algılamalar da başkalaşıyor…
Zamanında bir Şahmaran ustası "herkes kendi Şahmaran'ını arar,o yüzden herbiri farklıdır." demiş...
Nuray Çaylak Demirel’in Koşuyolu'ndaki atölyesine ilk gittiğim günden itibaren birbirimize karşı duyduğumuz sempati ve sıcaklık öyle büyüktü ki... İnsanı kalbiyle kucaklayan biridir Nuray Hocam, çok sevdiğimdir, çalışmalarına hayran olduğum ve başarılarıyla gurur duyduğumdur... Şahmaran’ı yazarken aklıma ilk onun Kibele ile harmanlanmış Şahmaran yorumu düştü...  Geçen yıl Paris'te Anadolu Kültür Merkezi'nde açılan, Saküder üyesi 24 sanatçı ile birlikte, tek seramik sanatçısı olarak katıldığı "Anadolu'dan Esintiler" isimli sergide yer alan Şahmaran'ı... Şu anda Paris'te Unesco'nun daimi sergisinde bulunmakta.


Sonra arkadaşım Nazan Havuş'un Şahmaran'ı... Kalbimden geçen, peşine düştüğüm, izini sürdüğüm masalları paylaştığım arkadaşım Nazan… Mayıs 2014’te İtalya’da Pietrasanta kentinde düzenlenen La Donna e L’arte (Kadın ve Sanat) sergisinde yer almış bu iki Şahmaran yorumuyla… 
Almış karşısına insanoğlunu anlatıyor, hayattan, memattan, hıyanet ve sadakattan... Güzel insan, çirkin yılan... Çirkin insan, güzel yılan... Yarısı insan, yarısı yılan...

Bu noktada son 1 senedir atölyesinde sadece ahşap baskı konusunda değil, sanata, zanaata, el emeğine, geleneksel olanla modern zamanı ve imkanları birleştirme konularına bakış açısından bizlere çok şey öğreten ustam Tahsin İstengel'in Şahmaran çalışmasından bahsetmeden geçemem...
Masal bu ya, Beylerbeyi Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü'nde bu yılki kapanış çalışmamız da Anadolu Masalları üzerine olacaktı... Konu, Şahmaran hayatıma girmeden çok önce belirlenmişti... Bense bir türlü içime sinen temayı bulamamıştım... 
Şirince'de kaldığımız odanın duvarında...
Ne yaptığımı pek de bilmeden birkaç masalın çevresinde dolaşırken, göz göze geldim Şahmaran ile... yıllardır çevremde miydi yoksa... bilmiyorum... çocukluğumda Tarsus'un sokaklarında... yıllar sonraysa Şirince'de küçük bir otel odasının duvarında...
Çizip oymaya başladığımda, o bildiğimi 'sandığım' geleneksel figürün detaylarına ne kadar kör kalmış olduğumu farkettim... 
güzelliği aşama aşama açtı kendini... üçler beşler yediler kırklar…
kalıbını oyup kumaşa yaptığım baskı
güç sembolü boynuzları ve başındaki tacı, boynundaki üç sıra kolyesi, sallantılı küpeleri, altı tane yılan başı ayağı ve dev gövdesinin ucunda taçlı yılan başı kuyruğu ile hem aşina hem yabanıl... Yüzünün iki yanından uzanan saçları her ne kadar insani unsurlar olsa da, bana Tanrıça'nın sembolünü hatırlattı...


Masal ne de güzelmiş diye düşünürken, mart ayının sonlarına yaklaşırken, bir gün öyle bir gelişme oldu ki… Ahşap baskıdan arkadaşım Nuray Lüküs’ün şu mesajı ile: “İremcim merhaba, instagramda Ebuburak isimli bir sayfa var, çok güzel Şahmaran çalışmaları yapıyor, müsait olunca bir bak istersen…”

Masalımın yeni bölümünün başlığı olsa olsa şu olur…
“Mezopotamya’da bir camaltı ustası, bir masal anası ve bir uçurtma sevdalısı…”

Ebu Burak... Ben diyeyim beş bin yıl önce, siz deyin şimdi…

Mardin halkı tarafından Ebu Burak olarak bilinen Tacettin Toparlı, Mardinli bir ailenin altı çocuğunun ilki olarak dünyaya gelmiş. Bakır ustalığını dedesinden ve babasından usta çırak ilişkisiyle öğrenen Tacettin Usta'nın Şahmaran ve cam altı sanatını yaşatması ise onu konusunda en özel sanatçılardan biri kılıyor...
Mardin yöresinde bir ailenin büyüğü vefat ettiğinde, geride kalan genç nesil, o şahsa ait eşyaları bazen ihtiyaçtan, bazen sahip çıkamamaktan dolayı satışa çıkarmak zorunda kalırmış. Tacettin ustanın dedesi bir gün böyle bir durumdaki evin satışa çıkan tüm eşyalarını satın almış. Bu eşyalar arasında her evde mutlaka bir tane bulunan bir cam altı resmi Şahmaran varmış, dede Şahmaran'ı dükkana asmış. O yıllarda 10 yaşlarında olan Tacettin usta ertesi gün,kendisini büyüleyen Şahmaran'ın karşısına geçmiş, uzuun
uzun bakışmışlar ve bir an gelmiş "Seni yapacağım" demiş. "Dükkandaki bütün işler aksadı ve bir ton azar işittim babamdan ve dedemden Şahmaran yüzünden. Nasıl yapılır, nasıl edilir, evirdim çevirdim incelemeye başladım, fırça yok, cam yok, boya yok, bulmak zor. Bir cam kestim ve boyalı Şahmaran resmiyle üst üste koydum ve çizmeye başladım. 



Tersini çevirdiğim zaman, ben bu işi yaparım, dedim.

Yaptığım çalışmalar şu anki halini alana kadar epey bir cam zayiatı verdim. Boyadığım cam altlarının çoğunu başlarda mesleğin ölmemesi ve Şahmaran'ın unutulmaması için hediye olarak dağıttım. Şimdilerde insanlar tekrar evlerine Şahmaran almaya başladılar."
Bir efsane, bir masal olarak çağları aşarak bugünlere gelen Şahmaran, Ebu Burak ustanın elinden canlanırken, dilinden de çağlayarak insanlığa seslenmeye devam ediyor... Çünkü Ebu Burak aynı zamanda bir masalcı...


Mardin'de Revaklı Çarşı'daki dükkanında Ebu Burak usta Şahmaran'ın hikayesini anlatıp sözlerindeki ve dahi gözlerindeki anlamı çözedursun, çook uzak bir diyarda, gözlerin alabildiğine uzanan Mezopotamya ovası yerine, yüksek yüksek beton binaları gördüğü; denizin iki yanında uzanan, baharda herşeye rağmen mimozalarını, erguvanlarını, mor salkımlarını açan ve onların kokusuyla insanlarına bir anlığına beton binaları unutturan bir başka masal kentinde bir genç kadın Simurg'un peşine düşen kuşlarla beraber vadileri aşmaya hazırlanıyormuş...

Deniz Soruklu Evren, Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi okumuş, Ekol Drama'da Ayla Algan ile çalışmış, çok da mutlu olmuş, fakat içindeki çocuk, masal anlatmak, masal dinlemek, masalla kucaklamak, kucaklaşmak, masalla şifalanmak, şifalandırmak tutkusuyla yerinde duramıyormuş... Ve bunu özellikle çocuklarla, daha da ötesinde ezilmiş, çocuklukları ellerinden alınmış çocuklarla yapmak istemiş... Bu düşüncelerle Kardeş Masallar Projesi'ni tasarlamış... 
Bu dönem tam da Suriye'deki iç savaş sonucunda yurtlarından kopmak zorunda kalan insanların ülkemize mülteci olarak geldikleri sürece rastlamış. Ekran karşısında içi burkularak haberleri izleyen, "birileri birşeyler yapsın" diyen insanların çaresizliğinin aksine harekete geçen Deniz, Hayata Destek Derneği'ne bu projesinden bahsetmiş ve insanlığın ortak mirası olan masalları kullanarak, farklı kültürlerden gelen, farklı dilleri konuşan çocukların aralarındaki engelleri kaldırarak iletişim kurmalarını ve bedenleriyle, mimikleriyle, resimleri ve ritmleriyle ortak bir dil oluşturmalarını sağlamak konusunda yola çıkmış.
Antakya, Mardin ve İstanbul'da, mevsimlik tarım göçünün en yoğun gözlendiği Şanlıurfa'nın Viranşehir bölgesinde ve Diyarbakır Ezidi kampında yolculuğunu sürdürmüş. Çocuklarla elele, göz göze oturarak masalın tılsımıyla oyunlar oynayarak..."Masal Anası" Deniz hikayelerini anlatırken, onların hikayeleriyle de buluşmuş... Çocukların travmalarını aşmasına yardımcı olmaya çalışırken onların sadece acılarına değil, hayallerine, umutlarına, dirençlerine tanıklık etme şansı bularak zenginleşmiş... 





Deniz Simurg'u bulma umuduyla yola çıkan 500 kuşun 7 vadiden geçen yolculuğunu, Ebuburak Usta ise Şahmaran'ın 7 kat yerin altından dünyaya uzanan hikayesini anlatırken, yolları 2014 senesinde Mardin'de kesişmiş... 
Bu Zümrüd-ü Anka ile Şahmaran'ın hikayelerinin, yani şifanın ve bilgeliğin de kaynaşması olmuş... Sessizliğin, satır aralarının ve masalların diliyle anlaşıp bu dili tüm çocuklara, insanlara, dünyaya ve evrene taşımaya niyet etmişler... Çünkü sadece çocukların değil, kocaman kocaman insanların içlerinde saklanmış ve belki artık seslerini duyuramayan çocukların da, kedilerin, köpeklerin, ağaçların, kuşların, dağların, taşların ve ovaların, yani dünya ananın da masallara ihtiyacı varmış... Çünkü çekilen acılar bir hikaye, bir masal olarak görülmeye başlandığı zaman şifalanmaya başlıyormuş...

Masalımızda bir uçurtma prensi de var… Zahit Mungan… 26 yaşındaki bu genç adamın ömrü gökyüzünde uçurtmalarla geçiyor desek yalan olmaz…
Masal Anası Deniz ile Viranşehir'de Uçurtmamdan Masallar'da birlikte çalışmışlar... Deniz masallar anlatırken Zahit çocuklarla uçurtma yapmış ve hepbirlikte Viranşehir sokaklarında işte böyle koşarak uçurtmalarını uçurmuşlar...

Videoyu Kardeş Masallar Projesi'nin facebook sayfasından izleyebilirsiniz...
https://www.facebook.com/Karde%C5%9F-Masallar-Projesi-297647797279865/

Gökyüzü ile yeryüzü arasında ilişkiler kurmak, insanlığın çok eskiden beri üzerinde düşündüğü bir konu olmuş... İnsanlar, engin göklere ulaşmak hayaliyle uçurtmaları kullanmışlar... Daha sonraları dini inançlar gereği, bu oyuncakların yasaklandığı dönemler de olmuş. Ancak hiçbir zaman uçurtma tarih yüzünden, dünyadan ve gökyüzünden eksik olmamış.
Uçurtmanın semalarından eksik olmadığı bir yer Mardin. Mardinliler için uçurtmanın ayrı bir yeri var. Bu kale şehrinde tek bir gün uçurtmasız geçmemiştir. Mardin sokaklarından gökyüzüne baktığınızda mutlaka en az bir tane uçurtma görürsünüz. Mardin'indeki tek katlı evlerin damlarında çocukların sürekli uçurtma uçurduğu bir şehirdir. 
Zahit Mungan da 6 yaşında tutulmuş uçurtma sevdasına… küçük küçük uçurtmalar yapıyormuş, fakat babası karşıymış, uçurtma yapmasını istemiyormuş… O ise Mardin Kalesi’ne çıkma hayallerinde gizli gizli yapıyor uçurtmalarını… Sonra doğru evlerin damlarına, uçurtma uçurmaya, hayallerini göklere salmaya… Bu sevdayla o damların tepesinde bir sürü de tehlike atlatmış tabi…
14 yaşına geldiğinde internetten Martı uçurtma Kulübü ile tanışıyor ve bu sayede uçurtma yapımıyla yakından ilgilenen insanları tanıyarak uçurtma modelleri, projeleri hakkında bilgi sahibi oluyor... O andan itibaren duyduğu tutku ve heyecan ile de bugünlere kadar geliyor…2006da ailesi ve arkadaşlarıyla düzenlediği küçük çaplı ilk uçurtma şenliğini 2008-09-10 yıllarında açtığı uçurtma koleksiyonlarından oluşan sergiler izliyor… Her bir adımda yeni ilhamlar bularak daha büyük ve gelişmiş uçurtmalar yapıyor, hatta dev üç boyutlu uçurtmalar yapmaya başlıyor.
Tüm bunları yaparken çocukluk hayali hep aklının bir köşesinde duruyor: Mardin Kalesi’ne çıkmak…
Fakat ne çare ki çıkmak mümkün değil… başlayan restorasyon, 50li yıllardan kalan NATO radarı yüzünden kesintiye uğruyor ve kale bir türlü açılamıyor…
Engeller hayalleri öldürmez belki biraz geciktirir... işte Zahit Mungan da bu imkansız düşü gerçekleştirmek için başka bir çözüm buluyor: uçurtmaya bağladığı kamera sistemi ile hava fotoğrafçılığı yapmak... "İlk başlarda cep telefonumu bağlayarak çektiğim videolardan fotoğraf elde etmeye çalıştım, sonrasında uçurtmaya bağladığım fotoğraf makinesi ile tarihi kenti tüm detaylarıyla görüntülemeyi başarabildim." 

 Mardin Kalesi’nin, kalenin hemen altından itibaren uzanan o kendine özgü şehrin, Mardin Müzesi’nin, Kasımiye ve Zinciriye Medreseleri’nin, Ulu Cami’in,  Deyrülzafaran Manastırı’nın, Kırklar Kilisesi’nin, Dara Harabeleri’nin muhteşem fotoğraflarını çekiyor… Bu fotoğraflarıyla Mardin Müzesi’nde ve İstanbul’da Ataşehir Marev’de sergiler açıyor… 
Hem yurtiçinde, hem de Malezya, Tayland ve Hindistan’daki birçok uçurtma festivaline katılıyor… En son 2017 Ocak ayında Hindistan’ın Ahmedabad kentinde her yıl düzenlenen, dünyanın en büyük uçurtma festivallerinden birine, üç boyutlu son derece özel bir uçurtmayla katılıyor… Mardin’in en önemli sembollerinden Şahmaran ile… Mardin'de nereye bakarsanız bakın bir Şahmaran vardır ya, artık neredeyse gökyüzüne baktığınız zaman bile Şahmaran ile karşılaşabilirsiniz Zahit Mungan sayesinde… 
Uçurtma ama ne uçurtma… Çizimi Canan Budak tarafından yapılmış ve  Şahmaran’ın şanına yakışır şekilde, 8mt uzunluğunda, 1,5mt eninde, 6 yılandan ayağı ve kuyruktaki yılan başıyla, 100 metrekare paraşüt kumaşıyla, 800 parçadan oluşuyor…  5 ayda yapılabilmiş muhteşem bir uçurtma… 




Çok kısa bir süre önce, 21-24 Nisan 2017 tarihleri arasında Mardin'deki uluslararası uçurtma festivalinde 10 ülkeden gelen katılımcılar, Türkiye'nin çeşitli kentlerinden gelen profesyoneller uçurtmalarını, Mardin'in uçurtma damlarında, kırlarında ve yıllar sonra festival için açılan Mardin Kalesi'nden gökyüzüne bıraktılar.





Ve gökten üç elma düşmüş🍎🍎🍎

Ve gökten üç uçurtma geçmiş...🎐🎐🎐
Birinin kuyruğundan bilgelik ve şifa pırıltıları yağıyormuş...
Birinin kuyruğundan umut ve barış rüzgarları esiyormuş...
Birinin kuyruğundan da çocukların kahkahaları tüm evrene çınlıyormuş...





   Let love rule...



9 Nisan 2017 Pazar

ŞAHMARAN'IN GÖZLERİ...



"Şahmaran'ın gözleri birer anahtardır...
Orada kişinin kendisi vardır...
Oradan girdiniz mi bilgi sizdedir artık..."
Ebuburak Toparlı


8 yaşındaydım, Kurban Bayramı'nda Tarsus'a babaanneme gitmiştik...
Babam beni gezdirmişti, Kleopatra Kapısı'nı göstermiş, ipe dizilmiş alıç meyvesi almış ve Şahmaran'ın hikayesini anlatmıştı...  
O zaman çok büyüleyici gelen Şahmaran kelimesi, yılanlardan çok korkmama rağmen ilgimi çekmişti.


Şahmaran...
Şah...padişah, 
mar...yılan, 
maran...yılanlar... 
yani yılanların padişahı...

Tarsus Şahmaran Heykeli - Berika İpekbayrak 
Padişah dense de efsanede yarısı güzeller güzeli bir kadın, yarısı yılan olan dişi bir varlıktır Şahmaran...
Efsanenin Tarsus'ta geçtiğine inanılır. Ceyhan ile Misis arasındaki Yılan Kale'de yaşadığı da söylenir... 
Aynı isimli bir efsane Mardin'de de geçer... Yörelere göre farklı anlatımları olsa da ben buraya en sık anlatılan masalı almak istiyorum... 



... ben diyeyim beşbin yıl önce, siz deyin şimdi ...

Şahmaran Tarsus’ta yerin yedi kat altında yaşayan yılan vücutlu, kadın başlı bir varlık. Bahçesinde insanoğlunu cezbedecek her türlü yiyecek ve ziynet eşyası bulunan Şahmaran kimsenin bilmediği bir yerde insanoğlundan uzakta yerin yedi kat altında yaşamış ta ki insanoğlu Camsab (bazı kaynaklarda Camasb veya Cemşab) tarafından bulunana kadar.

Vaktiyle Tarsus'ta Camsab adında odunculukla geçinen yoksul bir delikanlı varmış. Camsab ve arkadaşları bir gün oduna gittiklerinde, içinde bal olan bir kuyu bulunan bir mağara keşfetmişler. Camsabın beline bir ip bağlayıp kuyuya indirmişler. O da balı yukarı arkadaşlarına göndermiş. Hırslarına yenik düşen arkadaşları, balı kendi aralarında paylaşmışlar ve Camsab'ı kuyudan yukarı çekecekleri ipi keserek onu terketmişler.



Yalnız başına feryat eden Camsab tam da ümidini kesmişken topraktan iğne deliği büyüklüğünde ışık sızdığını farketmiş. Cebindeki bıçak ile ışığın geldiği deliği büyüten Camsab  ömründe görmediği kadar güzel bir bahçeye girmiş. Bu bahçede dünyada eşi benzeri olmayan çiçekler ortasında bir havuz ve çevresinde de bir yığın yılan bulunuyormuş. Havuzun başındaki taht üzerinde insan başlı süt beyaz vücutlu bir yılan Camsab’a kendi diliyle hitap etmiş; ‘Hoşgeldin insanoğlu çevrendekilerden korkma sen bizim misafirimizsin’

Şahmaran Camsab’a türlü türlü yiyecekler ikram edip kendi ülkesine 
nasıl ve neden geldiğini sormuş. 
Camsab  hikayesini uzun uzun anlatmış… Camsab’ı dinleyen Şahmaran başını sallayıp ‘İnsanoğlu nankördür hilekardır. Küçücük menfaatleri karşısında muazzam zararlarına razı olur’ demiş.

Şahmaran’ın güvenini kazanan Camsab  bir süre bu bahçede yaşamış. Şahmaran ona hastalıkların tedavisi ve şifalı otlar hakkında bütün bildiklerini öğretmiş. Bir gün Şahmaran’a yaklaşan Camsab  ailesini çok özlediğini söyleyip, 
‘Nolur beni aileme kavuştur’ diye yalvarmış. 


Bunun üzerine Şahmaran şöyle demiş: "İnsanoğlu ile bir vazgeçtim vardır benim. Bundan çok yıllar önce bir kez güvenmiştim ona. Bir kez sınamıştım onu. Daha sonra bedelini çok büyük ödedim bu güvenin. 
Bu yüzden de bir kez daha ihanete uğramak istemiyorum ya Camsab. İhaneti bir kez bile tatmış olmak, yüreğin bir yerini onarılmaz kılıyor; derinden çok derinden kopan birşey, bir daha geri gelmemecesine yitip gidiyor. 
Sevdiğinin, güvendiğinin, inandığının ihanetine uğramaksa anlatılır, katlanılır, dayanılır bir acı değil." 
Ve insanoğlu ile ilk karşılaşmasının yani Belkıya'nın hikayesini anlatmış...

Camsab defalarca yalvarmış, kendisini Belkıya ile karşılaştırmamasını, sadakatini sınamadan bilemeyeceğini söylemiş... Sonunda Şahmaran onu salıvereceğini ancak yerini kimseye söylemeyeceğine ve asla hamama girmeyeceğine dair söz vermesini istemiş. Çünkü Şahmaran’la karşılaşan her kim olursa hamama gittiğinde vücudu pullarla kaplanırmış. Şahmaran’a söz verip ailesine kavuşan Camsab uzun yıllar verdiği sözde durarak Şahmaran’ın yerini kimseye söylememiş ve hiç hamama gitmemiş.

Derken bir gün Camsab’ın yaşadığı ülkenin hükümdarı hastalanmış. 
Vezir hastalığın çaresinin Şahmaran’ın etini yemek olduğunu söylemiş ve 
herkesin hamama getirilmesini istemiş. Önceleri direnen sonra zorla hamama gotürülen Camsab’ın vücudu hamama girince pullarla kaplanmış. Sonunda da yapılan işkenceye dayanamayarak canını kurtarmak için kuyuyu göstermiş. 
Hemen kuyunun başına gidilmiş ve Şahmaran dışarı çıkarılmış. Camsab'ı gören Şahmaran ‘İşte Camsab nihayet kanıma girdin. Ben insanoğluna itimat edilmeyeceğini biliyordum. Fakat ne çare ki yine aldandım.’ demiş. Ölüme giderken de Camsab'a ‘Beni toprak çanakta kaynatıp ilk suyumu sana içirecekler sakın içme zehirlidir. İkinci suyumu iç gövdemi de hükümdara yedir’ demiş. 
Şahmaran’ın söylediklerini harfiyen yerine getiren Camsab ilk suyu vezire içirip ikincisini kendisi içmiş. Etini de hükümdara yedirmiş. Vezir ölmüş, ikinci suyu içen Camsab'a Şahmaran'ın tüm bilgeliği geçmiş ve Şahmaran'ın etini yiyen hükümdar da kısa sürede iyileşip Camsab’ı veziri yapmış. Şahmaran’ın sevgisine bir şekilde ihanet etmiş olan Camsab da ünlü bir hekim olarak dertlere deva bulmaya devam etmiş.

Efsaneye göre Şahmaran’ın öldürüldüğünü yılanlar bilmemekte. Tarsus’un Şahmaran’ın öldürüldüğünü öğrenen yılanlar tarafından basılacağı rivayet edilir, ki bu da insanoğlunun yaptığı ihanet ile yüzleşme korkusunun sembolik açıklaması olarak görülebilir.
Kazım Şahbudak
Yukarıda Şahmaran'ın söyledikleri, Murathan Mungan'ın 2015 senesinde Metis Yayınları'ndan çıkan Cenk Hikayeleri'ndeki ilk öykü olan ve masalın ana temasına uyarak yazdığı Şahmaran'ın Bacakları adlı hikayesinden alıntıdır...  

Kazım Şahbudak
Mungan'ın Şahmaran’ında dişil güç, yerin altında, eril güç yerin üstündedir. Dişil güç eril olandan daha üstün nitelikleri kendinde barındırmaktadır; erdemi, zenginliği, güzelliği, bilgeliği kendinde barındırmaktadır, aynı zamanda bütün bitkilerin bilgisine vakıftır; bir tür Lokman Hekim,  bu anlamda kısmi kutsallık atfedilen bir güçtür.

Kazım Şahbudak
Genel olarak yılana ilişkin sembolik yaklaşımlar; ana tanrıça kültü, üreme, yeniden doğuş, verimlilik, bilgelik, karanlık güçler ve şeytanla bağlantı biçiminde kategorize edilir. Simgesel anlamı zenginleşerek çeşitlenmiş olan yılan kadın kültü, hem doğu, hem de batı kültürlerinde oldukça geniş bir yere sahiptir. Tarihi kaynaklara bakılırsa Şahmaran hikayesinin, Hint, İran, Yunan, İbrani ve Arap kaynaklarından izler taşıdığı söylenebilir. Anadolu ve Mezopotamya kültürlerindeki yılan kadın kültünün de, Şahmaran'ın oluşmasında etken olduğu düşünülebilir. İran, Hint, Yunan ve Arap kültürlerinin bir sentezi olarak görülen Binbir Gece Masalları'ndaki üç hikayenin toplamından oluşan Şahmaran hikayesinin, Türkiye'nin değişik yörelerinde farklı varyantları mevcuttur.
Başlangıç ile sonun, doğum ile ölümün, iyi ile kötünün, insan ile yılanın birbiri içinde kaybolduğu binlerce yıllık bir efsanedir...

Kazım Şahbudak
Şahmaran, farklı kültürlerde bugün de yaşayan ve günümüzde ön Asya uluslarının renklerini alan ve masal, efsane, inanç, cam altı sanatı, kilim ve halı dokumalarında, değişik el işlemelerinde yer alan bir efsanedir. Şahmaran, hastaları iyileştiren, bilge bir sembol olarak kabul görür. Dünyanın değişik yörelerindeki kadını, doğurganlığı ve bereketi de simgeleyen yılan, evrensel bir simgedir. Anadolu' da uğur, üreme amaçlı olarak genç kızların çeyizine işleme olarak konmaktadır. Halk resimlerinde yaygın olarak cam altı, ahşap baskı, boyama, işleme ve örme teknikleriyle görülen Şahmaran motiflerinin; kötülükten, yangın ve afetlerden koruyacağına, bereket, uğur ve bolluk getireceğine, dolayısıyla gücü temsil ettiğine inanılmaktadır. İhanet edildikten sonra bile, sevdiklerini anaç bir sevgiyle göğüsleme bilgeliği göstermesi, kuşkusuz Şahmaran'ın, ortak bilincimizde silinmez bir iz bırakmasını sağlamıştır.

Kazım Şahbudak
Masallar, toplum arasında hakim güce, muktedirin yüzüne karşı özgürce söylenemeyen şeylerin, rahatça söylenebilmesi için başka sembollerle anlatılan duygu ve düşünceleri içerir… Bazen eğretileme yapılarak bazen fantastik unsurlar katılarak, bazen gerçeküstü varlıkların diliyle...
Şahmaran sadece insanoğlunun emanete hıyanet hikayesi değildir… Daha güzel bir dünya mümkündür, farklı bir yol, farklı bir gerçeklik mümkündür, ama insanoğlu kendine izin vermez, o güzelliklerle yaşamaya izin yoktur... yaşayamadığı için de öldürmeye mahkumdur...

"Şahmaran yukarıdakilerin çağrısı karşısında, sonunu bildiğinden dolayı karşı çıkmaz, asil bir duruş sergiler... İnsanoğlunun ihtirasına karşı duruşunu ise, gücü ele geçirerek kötü emelleri için kullanacağını düşündüğü vezirin ilk suyu içerek ölmesine sebep olarak gösterir... Şahmaran bu davranışı ile, temelde insanların iyiliğinden yana olduğunu ortaya koyar. Yeryüzündekiler, yeraltındakilerin gücünün tümünü ele geçirme tamahkarlığındadırlar. Kendi ülkesinde mutlu ve zengin bir yaşamı olan 'başka' bir gücü temsil eden Şahmaran, yeryüzündekiler, daha doğrusu eril güç için bir tehlike olarak algılanmaktadır. Ancak kralın hastalığına şifa oluşu, bu tehlikenin bertaraf edilmesinin bahanesini oluşturur. Şahmaran, öldürülmeye adeta hiç ses çıkarmayarak bu gücü sessizce 'teslim' eder. Bu da dişil gücün yok olma pahasına eril iktidara teslim oluşunun sembolik bir anlatımı olur."
Seyit Battal Uğurlu, "Çağdaş Türk Edebiyatında Şahmeran İmgesi: Arketipsel Bir Yaklaşım", 2008


camaltı boyama - Ebuburak Toparlı - Mardin






Şahmaran'ın masalının bittiği yerde benim masalım başladı... Mehmet Aksoy'un sergisindeki Şahmaran yorumundan çok etkilenmiştim... Bugüne kadar gördüğüm geleneksel figürün dışında, bambaşka bir yönden ele almıştı... Şahmaran'ın kendisini değil, katlini tasvir etmişti. Son derece yalın, sade, çıplak gerçek... 










Evet Şahmaran ölmemişti, katledilmişti... 
O, yerde boylu boyunca yatan varlık karşısında adeta saygı duruşundaydım... iyiliğe, güzelliğe, bilgeliğe, merhamete, inanca, aşka, temsil ettiği herşeye...





Uzun bir zaman aklımda döndü dolaştı Şahmaran, aklımın içi bir ebru teknesi gibiydi... Renkler dolaşıyor, dolanıyor, çözülüyor, birleşiyordu... Desenler, isimler, yüzler... 
Mehmet Aksoy'un eseriyle ilgili merak ettiklerimin cevabını sanatak.com'da yayınlanan röportajında sorulan bir soruya verdiği cevap ile aldım... (masal bu ya, insanın nerede neyle karşılaşacağı belli olmuyor😊)


* Sizin birçok eserinize konu olan Şahmeran‘ı bu sergide de görüyoruz.  Şahmeran hikâyesi insana güvenilmeyeceğini anlatıyor…

Mehmet Aksoy:  Şahmaran aslında insanlardan kaçan bir canlı. İnsanın kötü olduğunu, fitne, fesat ve ihbarcı olduğunu düşünüyor. Şahmaran hikâyeleri benim 12 Eylül’de dikkatimi çekti. Ve 12 Eylül’le tam birebir uygun olduğunu düşündüm.

* Nasıl yani?

Mehmet Aksoy:  Baştakiler hastalandı Şahmaran'ın etini yiyecekler, iyi olacaklar. Öyle düşündüm. Ve doğrusu da bu. Ne zaman baş hastalansa tabanın eti yenir sonuç olarak. Şahmaran katli 12 Eylül’dür. 12 Eylül’de Şahmaran katledildi benim için. Şahmaran öyküleriyle Aya İrini’de 1989 yılında yapılan İstanbul 2. Bienali’ne katıldım. Oradan başladı hikâyeler. Orada bir bilgelik de var.  Şimdi güvensizlik, ihbar, arkadaşlık falan var ama bir de bizim vahşi, kötü, çirkin dediğimiz varlık,  canavarların, sürüngenlerin hey şeyin dilinden anlıyor. Ondan sonra bitkilerin dilinden anlıyor. Yanında kalan Camsab’ı affediyor. Camsab, Şahmaran’ın etinin üçüncü suyunu içtiği için bitkilerin dillen anlıyor. Şahmaran bütün genlerini Camsab’a veriyor. Burada böyle bir gen teorisi de var. O Camsab, Lokman Hekim’dir. Bitkilerin dilinden anlayıp bunu kitaplaştıran bilimsel hale sokan ve şu anda alternatif tıbbın babalarından biri sayılan Lokman Hekim’dir. Oraya dikkat çekmek için de yapıyorum.


Ben tüm bunlarla hemhal olmuş durumdayken, hayatıma Şahmaran hikayeleri yağmaya başladı...  
Şahmaran'la birlikte kendimi bir masalın ortasında buldum... 
Her gün biterken, bir sonraki gün yaşayacağım bölümde neler olacağının merakıyla uykuya daldım... Hayatıma giren zincirleme masal tamlamasının detaylarını çok yakında anlatacağım 😊


Gözlerindeki, ihaneti affedebilme bilgeliği miydi...
Aşka ihanet...
Arkadaşa ihanet...
Bir denenmişe, bir yazgıya yeniden ihanet...
Ve o ihaneti affetme...



Şahmaran'ın Katli... Mehmet Aksoy...




   Let love rule...

21 Mart 2017 Salı

21 MART EKİNOKS... bir kez daha gece ve gündüz denge içinde...


Şubat ayında dört gözle düşmesini beklediğimiz cemreler...
Havaya, suya ve en son da toprağa düşüp ısıtan ateş topları...
Aman ne güzel bahar geldi geliyor, derken, mart ayının 11i ve 17si arasında, Berd-i Acuz vurur ve kış son acı soğuğunu hissettirir, nam-ı diğer Kocakarı Soğukları...

Geçen hafta yaşadığımız soğuk havaları aslında her sene mart ayının aynı günlerinde yaşıyoruz... Ancak şehrin sözüm ona uygar yaşamı bizleri doğanın döngüsünden o kadar kopuk hale getiriyor ki, her sene bir öncekini unutup, aa havalar ne güzeldi, neden bozdu birden, diye serzenişlerinde bulunuyoruz...

Halbuki...

Çook eski zamanlarda, dünyamız henüz gençken;
bizler, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, tenimizi ısıtan güneş, gecemizi aydınlatan ay ve
bastığımız toprak gibi, doğanın bir parçası iken...
Doğadan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadığımız o zamanlar...





Bedenimizi kaplayan son moda kıyafetlerin olmadığı;
rüzgarın, suyun enerjisinin hepimize yettiği;
ormanın dans pistimiz olduğu zamanlar...
Kendimizi özel güvenlikli, yüksek duvarlı, alarmlı sitelere,
tam donanımlı, çift camlı, akıllı evlere kilitlemeden önceki...
Serbestçe, özgürce yaşanan o zamanlar...
Heryerin doğanın huzuru içinde olduğu zamanlar...




Heykel: Nevruz... Mehmet Aksoy... 1998...






Doğanın döngüsel zamanıyla uyum içinde yaşadığımız zamanlarda,
kışın soğuk ve karanlık günlerinden, yazın sıcak ve aydınlık günlerinin arasında,
ilkbaharın müjdeli günleri vardır...
Kışın içine kapanık günlerinin ardından, doğada yaşam kıpırtıları başlar, ağaçlar çiçek açar, ekinler yeşerir,
kuzular kırlara yayılır, göçmen kuşlar geri dönerler...
Yaz aylarının sıcağında ekinler olgunlaşır sararır, hasat zamanı gelir...
Kış gelmeden sonbaharda hazırlıklar başlar, çünkü güneşin yüzünü az gösterdiği karanlık ve soğuk günler yine gelecektir, buna hazırlıklı olmak gerekir.

Bu döngü böylece süreer gider...
21 Mart bu günlerin başlangıç tarihidir... Sadece kışın bitip baharın gelmesini kutlandığı değil, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da bahara kavuşmanın sevinci ile gelecek yıllarda da yaşam döngüsünde kışlar olsa da yine baharların geleceğine dair umutları da barındıran zamanlardır.


Bu mevsimsel döngülerle ile ilgili kutlamalar, bayramlar, ritüeller, o herşeyin ilk-elden yaşandığı çağlar ile bugünün beton ormanlarında yaşayan toplum arasında adeta bir köprüdür... Bizlere özümüzü hatırlatır, (eğer izin verirsek) doğanın genlerimizde kayıtlı olan kodlarını uyandırır...



Ostara, ilkbahar ekinoksunda adına kutlamalar yapılan bereket tanrıçasıdır...  Saksonlar Eostre olarak adlandırır, İngilizcedeki Easter yani Paskalya, onun isminden gelmiştir. Hatta östrojen kelimesinin yani dişilik hormonunun kökeninde de bu kelime vardır. Ostara'nın sembolleri yumurta ve yaban tavşanıdır. Tavşan verimliliği ve bereketi sembolize ederken, yumurta da eril ve dişil birleşmeden "yaşamı" oluşturan yaşamın özünü simgeler... Doğanın yani yaşamın yeniden uyanışı kutlanmaktadır, bu yüzden sembolü de yumurtadır...





Gece ve gündüzün aynı süreye sahip olduğu 21 Mart, dünyevi dualitenin sembolik olarak dengelendiği gündür... Gece ve gündüzün, karanlık ve aydınlığın, dişil ve erilin, birlikte ve bir uyum içinde yaşamasının farkındalığının uyanmasıdır...






Nevruz Farsça kökenli bir kelime... Nev -> yeni ve ruz ->gün
İran takviminde yılın ilk gününü temsil eder...
İran geleneğinde nevruzun binlerce yıllık bir geçmişi vardır...

Türk geleneğinde,  21 Mart Göktürkler'in demir dağı eriterek Ergenekon'dan çıktıkları tarihtir... 12 hayvanlı Türk takviminin başlangıç günüdür...

Afganlardan Azeriler'e, Gürcüler'den Kazak ve Kırgızlar'a, Kürtler'den Özbekler'e, Tacikler'e, pek çok kültürde Nevruz kutlamaları yapılır...
Hatta Manisa'daki mesir macunu şenlikleri de 21 Mart'ta yapılır...



Tüm bu kültürlerde yapılan kutlamaların ortak unsuruysa nevruz ateşidir...
Ateş, eski kültürlerde hem ısınmak hem pişirmek için kullanılan ve söndüğü zaman yeniden yakılması çok zahmetli olan bir unsurdu.
Bu sebeple ateş kadim halklar için son derece değerliydi...
Ayrıca  güneşin ısıtan ve aydınlatan ateşinin yüzünü daha çok gösterdiği zamanların başlaması sebebiyle, ateşin şifalandırıcı, canlandırıcı ve arındırıcı gücünü kutlamak nevruz kutlamalarının vazgeçilmez adeti haline gelmiştir...

Değerli sanatçımız Mehmet Aksoy'un Işık Üstüne isimli anlatımında ifade ettiği gibi...

"...Işığın karanlığa isyan bayrağını yükseltmeye başladığı zaman.
Işığın doğumgünü 21 Mart'la (Nevruz) başlayan,
bebek tazeliğinde, cam gibi berrak, kristal kadar parlak, en canlı, en erotik ışık.
İçinde yaşama sevinci taşıyan ışık.
içimizi ısıtan ışık.
İlkbahar ışığı..."



Dünya tarihinin bu en eski bayramı, tüm insanlığa kutlu olsun...






   Let love rule...



16 Mart 2017 Perşembe

MEHMET AKSOY... Çekicin Rüzgarındaki Ezoterik İllüzyonlar...

2008 senesinin Ağustos ayında İstanbul'a döndük...
Yaklaşık 2,5 sene önce Bodrum, Turgutreis'e taşınırken bir daha asla İstanbul'da yaşamam gerekmeyeceğini umuyordum...
Ataşehir civarında yaşayacak bir ev ararken, yol bizi Yenişehir Soyak Sitesi'ne götürdü, çeşitli adalardan oluşan dev site kompleksi içindeki Kibele Evleri'nde başımızı sokacak bir yuva bulduk...
Şehre dönmek büyük travma oldu benim için... Yarayı neyle saracağını bilemiyor insan bazen... Kibele ismini ilk duyduğumda bana çok iyi geldi...
Kısa sürede bahçesinde, havuzunda, binaların girişlerinde yer alan heykelleri gördükçe, keşfettikçe, buranın en azından o an için doğru yer olduğu fikrine vardım.
İstanbul'da başka hangi sitede böylesine dev tanrıça heykelleri vardı ki?
Mehmet Aksoy ismini de ilk kez bu şekilde duymuş oldum.



"Soyak’taki Kibele Çeşmesi’nde heykel mekân ilişkisi, heykelin biçimlendirmesini doğrudan etkiler. Mekân heykelin içeriğine katılır. Böylece değişen, artan içeriğe göre heykelin biçimi de doğal olarak değişir."




"Düşünün heykelin etrafında elli metreyi bulan, mekanik, estetik kaygıdan uzak, oturma fonksiyonu ağır basan binalar var. Bunların insanlar üzerinde negatif etkisi ve stresi var. Buna karşı bir şey yapmalıydım; binaların arasındaki o küçücük meydanı doğayla sanatla ilişkilendirmeye çalıştım."





"Pencerelerinden baktıklarında oturdukları binanın aynısı olan karşı binaya bakmasınlar istedim. 
İşte, bu düşünce beni orada o meydanda insanların hayal kurabilecekleri, umutlanabilecekleri kendilerini yenileyebilecekleri bir şeyler yaparak bir çekim alanı yaratmaya götürdü."




Söylediklerinde ne kadar haklı olduğunu yaşayarak gördüm... O meydanda hayaller kurdum, her yeni ayda, her dolunayda umutlandım, her Hıdrellez'de dileğimi çeşmenin etrafındaki gül dallarına bağladım ve yıllar içinde yavaş yavaş kendimi yeniledim...



"Anam, kıvır kıvır saçları dizlerine kadar uzanan 14 yaşında daha oyuna doymadan evlendirilen bir Türkmen güzeli. 1939’da 15 yaşında beni doğuruyor. Ben, ilk çocuğum. Kardeşlerimden ikisi öldü. Şimdi yedi erkek kardeşiz. Babam, Fransız işgali sırasında Hatay’da yol isçiliği yapmış, sonra gardiyanlık, mahkeme zabit katipliği, son olarak da gümrük memurluğu…

İlkokul birinci sınıfta yaptığım ilk resim bir tarla kuşuydu. Hoca Hanım resmim elinde, beni sınıf sınıf dolaştırarak, bütün okula, hocalara göstermişti. Bu hocanın hayatımda önemli yeri vardır. Bende ilk sanat bilincini ve hevesini uyandıran, beni sanata yönlendiren, beni köy enstitüsüne değil de liseye, oradan Akademi’ye göndermesi için babamı ikna eden O’dur."





1939 senesinde Yayladağı'nda doğan Mehmet Aksoy'un Antakyalı olduğunu biliyordum, fakat ortaokulu Tarsus'ta okuduğunu bilmiyordum.
1938 doğumlu babam ile aynı yaşlarda, aynı yıllarda Tarsus'ta öğrenciymişler. Bugün bunu öğrendiğimde çok duygulandım. 
Daha sonra liseyi Antakya'da okumuş.





"Kasabamızda ortaokul,lise yoktu. Böylece 13 yaşında gurbete çıktım. Lisede çocukların ev ödevlerini ve portrelerini yaparak para kazanıyordum.
Bu yıllarda Akademi’ye girebilme arzusu önüne geçilemez bir tutku haline gelmişti bende. İstiyordum ki her şey bir an evvel olsun bitsin. Liseyi önüme konan bir formalite, bir angarya olarak görüyordum.
Akademiye girdiğimde heykeltıraş olacağımı hiç düşünmüyordum. Hep ressam olmak vardı kafamda.
Taa ki modelaj dersinde Prof. Sadi Çalık yaptığım büstü görünce “Boş ver resmi, sen heykeltıraş olmalısın” diyene kadar. Öyle de oldum sonunda."




2012 senesinin Mart ayında, yani Mehmet Aksoy'un 50. sanat yılında, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezi'nde "Zamanın ve Mekanın Suretleri" adlı sergisine gitmiştim. Mekana adımımı attığım andan itibaren, çok yoğun duygular içinde gezdiğim sergisinde pek çok çalışmanın karşısından uzun süre ayrılamamış, hatta hüngür hüngür ağlamaktan kendimi alıkoyamamıştım.
Tam 5 yıl önce bugün, 16 Mart 2012de yayınladığım, sergi ile ilgili yazdıklarım bu blogdaki üçüncü paylaşımım olmuştu.
http://merininaynasi.blogspot.com.tr/2012/03/zamanin-ve-mekanin-suretleri.html



Şimdi 5 yıl aradan sonra 23 Şubat 2017'de, 
sanatçının "Çekicin Rüzgarındaki Ezoterik İllüzyonlar" adlı sergisi, 
Karaköy Anna Laudel Contemporary'de açıldı...

20 sene önce Düsseldorf'tan tekstil sektöründe iş kurmak için gelen ve o zamandan beri Türkiye'de yaşayan Anna Laudel'ın sahibi olduğu Erenköy Bağdat Caddesi'ndeki Art350 Galeri, Türk ve uluslararası sanatçıların güncel sanat çalışmalarına daha kapsamlı yer vermek ve destek olabilmek amacıyla yeniden yapılandırılarak, 2016 sonunda Karaköy'deki tarihi bir binada Anna Laudel Contemporary adıyla yeniden kapılarını açmıştı. 

















Galata'yı Karaköy'e bağlayan Bankalar Caddesi'nde, zarif Kamondo Merdivenleri'nin yanıbaşında yer alan tarihi bina, Osmanlı zamanında postane olarak kullanılıyormuş. O dönemde Osmanlı Merkez Bankası'nın, finans kurumlarının ve sigorta şirketlerinin bu caddede bulunduğu göz önüne alındığında, Sirkeci'deki Büyük Postane'ye nispeten uzak kalan bu bölgenin hemen yakınında bulunan bu postanenin ne kadar önemli bir işlevi olduğu anlaşılıyor.

İnsan belli bir zaman diliminde hayatının nereden nereye geldiğini görme fırsatını her zaman bu kadar net ve neredeyse elle tutulur şekilde bulamayabiliyor...
Bu sergiye çok sevdiğim bir heykeltraşın çalışmalarını, 5 yıldır neler yaptığını izlemek ve onun duygusuna girebilmek için gitmiştim... Ancak bu tarihi binanın katlarında dolaşıp teker teker merdivenlerden çıkarken, adeta kendi hayatımın son 5 yıllık döneminin de katlarında, odacıklarında dolaşır gibi hissettim kendimi.

Tanrı Ülgen'e Doğru I / 2017 (214x200x32)

Serginin hemen girişinde beni şu sözleri karşıladı :
"Şamanların taşıdığı enerji ve onun güce dönüştürülmesi çok cezbedici benim için. İnsan ve insan doğası günümüzde teknolojiye yenik düştü. Kendimizi unuttuk, vücudumuzla ilişkimiz azaldı. Artık doğal değiliz hatta doğaya karşıyız, kendi doğamıza bile. İnsan doğasının çıkarabileceği enerjinin çok azıyla idare ediyoruz. Ayaklarımızı koşu bantlarında, doğayı ancak pikniklerde yaşıyoruz. Sular, topraklar, ağaçlar, hayvanlar, artık mukaddes değil. Ruhları yok. Doğal değerler artık değerli değil… Anlamlı hiç değil. İşte kaybolan bu değerleri yeniden bulmak, köklerimize dönmek ve içimizdeki enerjiyi aktif hale getirip çıkarabilmek yani kendine dönmek bence günün sorunu."


                                     













 Şahmeran / 2017 (260x166x208)                Havva, Yılan, Elma / 2017 (238x76x49)


"Heykellerimde de şamanların içindeki gizli güçleri nasıl dışarı çıkardıkları, nelerden yardım aldıkları, nelere inandıkları sorusuna cevap bulmaya, bir illüzyon yaratmaya çalıştım. Geçirgen formlar ve leke, yere düşen gölgeler, renkler hep şamanlar dünyasına, ruhlar dünyasına bir geçiş yapmakta bana yardımcı oldu. Bence tüm bu form ve malzeme denemeleri heykelime yeni bir açılım getirdi. Çok sevdiğim demire yeniden döndüm."

Gölgelerin Dansı / 2016 (194x156x30)


Ölüm ve Uyku, Hypnos & Thanatos / 2014 (36x26x15)
"Taşı kes; taş kasabı olma. 
Ustalığın taşı yenmeye değil, taştan heykel yapmaya yarasın.
Kızgınlıkla taşa vurma eline vurursun.
Ters damar keskin murç, dik vuruş ve sabırla yontulur.  
Taşı okşa; bakan gözün görmediğini elin gözü görür.
Heykel aklın gözüyle tasarlanır, yüreğin eliyle yapılır.
El yüreği, yürek gözü, göz aklı etkiler. Ve de tersi; akıl gözü, göz yüreği, yürek eli…
Bu etkileşim sürer gider."


Yerden Göğe Gökten Yere / 2014 (55x43x30)



"Çekicini, murcunu öyle tut, öyle vur ki elin nasır tutmasın. Çekicin sapı, kolun ve kolunla omuz başına kadar uzar, unutma! 
Çek, salla, döndür ve murcun üstüne bırak; çek, salla, döndür ve bırak… 
Kolunla çizdiğin daire ne kadar büyükse o kadar güçlüsün."








Perisperik Cübbe / 2017 (180x106x32)






"Rasyonel dünya, teknoloji, insan, doğa, düşler, mitler ve ruhlar dünyası birbirlerini biçim bozucu aynalardan seyrediyor. İnsan artık zararlı. Oysa her insan biraz şamandır. Köklerinin dünyasına dönmelk, onunla iletişim kurmak ister."








Perisperi Dansı / 2017 / (157x52x52)



"Bazen ellerimi ve gözümü yöneten güç kimin? 
Ellerime kim heykel yaptırıyor? 
Kim bu, benim gözümle gören, sesimle şarkı söyleyen? 
Beynimin içinde konuşan ses de kim?"







"Gerçekçiliğin, yaşam kadar zengin, yaşam kadar çeşitli, yaşam kadar perspektifli ve açık yolundayım. Bu bağlamda ne sanat ne de dünya benim için bir sır değildir. 
Anlaşılmazlığı savunmuyorum benim derdim tam tersine anlaşılabilmek. Sanat yaşamdan kaynaklanmalı ve anlaşılmalı bence. Bunun için tüm hünerimi, tüm ustalığımı, konuyu anlatırken, konunun özüne uygun her türlü sanatsal öğeyi kullanmaktan çekinmem. 
Bu konuda sınır tanımıyorum. Kendimi insanlık sanat kültürünün bu anlamda zengin bir mirasçısı olarak görüyorum. İyiyi, güzeli, gerçeği anlatmakta ne varsa bizimdir diyorum."






Bu müthiş sergiye 20 Nisan 2017'ye kadar gitmek, 
sonra tekrar gitmek 
ve hatta tekrar gitmek için zamanımız var...

Bundan yüzyıllar sonra dünya üzerinde yaşam hala devam ediyor olursa, 
Mehmet Aksoy sadece Türkiye'nin değil, 
çağının en büyük sanatçılarından biri olarak anılacak...
Anlattıklarıyla duygularını, adeta bir heykel gibi üç boyutlu hale getirerek bizlere hissettiren, sözleriyle heykel yapan, 
heykelleriyle şiir yazan Mehmet Aksoy ile 
aynı dönemde dünyada bu topraklarda olduğum için 
kendimi çok şanslı hissediyorum...



   Let love rule...