İsmini ilk kez 2013 yılında Marmaray'ın açılışıyla beraber duymuştum... Eski Türk filmlerini andıran bir isim...
... Ayrılık Çeşmesi ...
Alışveriş merkezinin bulunduğu yerdeki bir durak olarak, bu isim baştan beri ilgimi çekmişti... Ama nereden geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu...
Sonraları, Osmanlı padişahlarından IV.Murat'ın , ordusunu çeşmenin hemen yakınında bulunan ve günümüzde
Tepe Nautilus Alışveriş Merkezi olan bölgede ( İbrahim Ağa Çayırı) topladığını ve IV.Murat seferlere çıkarken hep buradan ayrıldığı için çeşmenin Ayrılık Çeşmesi olarak anıldığını duydum.
Bana bu kadarı yetti, ötesini pek de merak etmedim... Taa ki birkaç hafta öncesine kadar... O bölgeye ismini veren çeşmenin hala varolduğunu ve 1600lerin başından beri orada olduğunu öğrenene kadar...
AVM yol düzenlemesi yapılmadan önce...
İstanbul'da katman katman inanılmaz derin bir tarihin üzerinde yaşadığımızı hepimiz biliyoruz. Gündelik hayatta sık sık kullandığımız yolların, geçtiğimiz sokakların geçmişteki durumları, duyduğumuz semt isimlerinin tarihteki yerini ise pek sık düşündüğümüz söylenemez. Bu vesileyle internette rastladığım birçok bilgiyi okuyup karşılaştırarak derledim, Arif Atılgan'ın Evvel Zaman İçinde Yeldeğirmeni adlı kitabını okudum, çeşmenin çevresinde zaman geçirdim, o tarihi solumaya ve dokunmaya çalıştım...
Osmanlı
zamanında Anadolu'ya sefere çıkacak olan ordu bu çeşmenin başına gelir ve
çeşmenin etrafında kamp kurarmış... Üç gün sürdüğü söylenen kamp sırasında, padişah, Topkapı Sarayı'ndan Üsküdar'a geçer ve Menzilhane-Karacaahmet Türbesi-Ayrılık Çeşmesi istikametini takip ederek Çeşme'nin bulunduğu noktaya gelirmiş... Burada kendisini bekleyen ordunun başına geçer ve Anadolu Seferi'ne çıkarmış... İşte bu üç gün boyunca askerlerin
anaları, babaları, kardeşleri, eşleri, nişanlıları, sevdikleri buraya vedalaşmaya, helalleşmeye gelirmiş... Aileler, sevenler birbirlerini Allah'a emanet ederken, çeşme bu hüzünlü ve gururlu ritüelin şahidi olurmuş... 1638 yılında IV.Murad'ın Bağdat Seferi'ne gidişinden itibaren Ayrılık Çeşmesi adını almış... Bu arada IV.Murad'ın takip ettiği yola da Bağdat Yolu denmiştir ki burası şimdiki Bağdat Caddesi'dir. Ayrıca
Mekke'ye gitmek üzere yola çıkan Hacı kafileleri ve Surre Alayları'nın da
burada toplaşıp uğurlandığı da bilinmektedir. Yani sadece
askerlerin değil, yıllar yılı hacı adaylarının da sefer öncesi son durağı olmuş Ayrılık Çeşmesi.
Ben Surre Alayı'nın ne olduğunu bu bilgiyi okuyana kadar bilmiyordum. Surre Alayı, Osmanlı’da
hac mevsimini hareketli kılan şeylerden biri... Padişahın,
her hac mevsiminde, hacı adayları ile birlikte yola çıkan ve Mekke ve Medine’deki halka iletilmesini istediği hediye ve
altınları götüren birliğe Surre Alayı deniliyormuş. Surre
Alayı’nın padişahın hediyeleri dışında taşıdığı bir emaneti daha var: Kâbe
Örtüsü. Bu mukaddes örtü, kutsal topraklar Osmanlı hâkimiyetine girdikten sonra
İstanbul’da dokunmaya başlanıyor. Ve her yıl Surre-i Hümayun ile birlikte gönderiliyor.
Fakat 1900lerin
başında, II. Abdülhamit Devri’nde Hicaz Demir Yolu’nun yapılmasıyla yavaş yavaş
kara yoluna ihtiyaç azalıyor. Bu sebeple uğurlama merasimleri aile içinde
yapılmaya başlanıyor. Haliyle Ayrılık Çeşmesi’nden hac yoluna revan olanlar
tarihte kalıyor.
Çeşmenin ilk inşa
tarihine ilişkin kesin bir bilgi yok. Ancak 17. yüzyılın başında Kızlarağası
Gazanfer Ağa tarafından bir namazgâh ile birlikte yaptırıldığı sanılmakta.
Üzerindeki
kitabelerde, çeşmenin 1741 yılında Kızlarağası Ahmet Ağa; 1921-1922 yıllarında
ise 5. Mehmet’in torunu olan Dürriye Sultan tarafından olmak üzere iki kez tamir
ettirildiği bilgisi öğrenilmektedir.
Kemerinin
altındaki kitabesi bu tamiratlar esnasında konulmuştur ve şunlar yazılıdır:
Han Mahmud’un
Cenâb-ı Kibriyâ
Zâtın etsün Menba-ı lütf-i atâ
Çeşme-i Pâk-i Gazanfer Ağa’nın
Bulucak dehrin mürûruyla fenâ
Kapu Ağası Kerim hayr-ı halef
Ahd-i lütfunda güzel kıldı binâ
Geldi bir hayır ehli, târihin dedi
Pâk ihyâ eyledi Ahmet Ağa. 1741-42 1921 yılında yazılan kitabe ise, "Dürriye Sultanın ruh içün El Fatiha 1340" şeklindedir. 3 yalaklı ve yanında geniş bir namazgahı olan bu çeşme günümüze tek yalaklı durumu ile kalabilmiştir.
Çeşme 1940 yılında toprağa gömülmüş, 1980 yılında Kadıköy Belediyesi tarafından yol seviyesine çıkarılmıştır.
Çok değerli anlara ve önemli anılara tanıklık eden çeşme bugün demir parmaklıkların ardında yıllara ve vefasızlığa direnmeye devam ediyor...
Çeşme'nin hemen arkasında adını ondan alan Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı ve adını Çeşme ile Mezarlıktan alan Ayrılık Çeşmesi Sokağı bulunmaktadır.
Marmaray Projesi sebebi ile üzerinden rayların geçirilmesi planlanan Ayrılık Çeşmesi, bulunduğu yerden kaldırılarak başka bir yere taşınacak idi. Bu anlamda yapılan çalışmaların başlangıcı olarak Ayrılık Çeşmesi Sokağı'nda 14 ev yıkılmıştı. Ardından Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı da ortadan kaldırılacak ve Kadıköy'ün hafızasının en önemli öğeleri yok edilecekti. Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Anadolu 1.Bölge Temsilciliği bu konuda uzun süredir yaptığı mücadele sonucunda projede yapılan değişiklikler ile, çeşmenin bulunduğu yerde kalması sağlanmış. Bugün yeni yapılan yol düzenlemesiyle birlikte bir kısmı yol hizasında olan, fakat suyu akmayan, terkedilmiş bir görünümdeki çeşmeyi, insanlar yanından geçerken fark bile etmiyorlar... Zamanında çevresinde toplanan kalabalıkların susuzluğunu gideren, adeta yolcuların ardından, su gibi rahat gidip dönsünler diye nazlı nazlı akan çeşmenin şimdiki hali insanın içini sızlatıyor... Metro istasyonuna adını verecek kadar önemseniyor ise, bir an önce namazgahıyla birlikte restore edilerek vefa borcumuzun ödenmesini istiyor gönül...
Geçtiğimiz şubat ayının büyük bölümü Suadiye Sanat Sokağı'ndaki atölyelerde sohbet ederek geçti.
Birbirinden güzel ve yaratıcı enerjiyle dolu dokuz dükkanda birbirinden güzel anılar, hikayeler dinledim; sevinçlerini, sanat aşklarını ve oluşturdukları sinerjiyi nefes gibi dolu dolu hissettim.
Bu sohbetlerden oluşan yazılarımı şubat ay içinde blogda paylaşmıştım...
Don Kişot Sanat ile ilgili kısımda Mesut Eren şöyle diyordu: "Amacımız hayaline susadığımız, eşitlikçi, özgür bir dünyayı şimdiden rengarenk boyamaya başlamak ve çocuklarımıza miras bırakmak."
Mesut Bey'in asistanı Mehmet Kartal atölye olarak geçmişlerinden ve şu andaki galeri kolleksiyonundan bahsederken dikkatimi bir resme çekti ve "Balaban" dedi... Bu isim bana çok engin bir dünyanın kapılarını açtı...
gördüğüm o resim...
İbrahim Balaban...
1921 yılında Bursa Seçköy’de doğmuş, köyün 3
yıllık ilkokulunda eğitim görmüş. Çok küçük yaşlarda, elinde kalem defter, devamlı
karasabana koşulu çift sürerken babasının, dedesinin, amcasının resmini yapıyormuş.
“Çocuk gözüyle böyle. Kırlarda öküz güdüyordum, öküzlerin resimlerini
yapıyordum. Düğünlerin, bayramların, çocukların, tarlada, bahçede çalışanların
resimlerini çiziyordum.”
O günlerde hint keneviri üretip esrar üreten iki köylü
Balaban’ın babasını da işe ortak ederler, ama babası işin iç yüzünü bilmez. O
gün köylülere yollayacak kimse bulamayınca, oğlu İbrahim’i gönderir. Gece
karakola ihbar yapılır, köylüler kaçar. Hiçbir şeyden habersiz İbrahim daha
16’sında içeriye düşer. Altı ay hapis ve üç ay da para cezasına çarptırılan
Balaban, para cezasını ödeyemeyince üç yıl cezaevinde kalır.
Balaban nişanlanır, ancak kızı almak isteyen bir başkası da vardır,
o da hapse düşer. Onu içeride hiç rahat bırakmaz. Cezasının bitmesine çok az
bir zaman kala dört mahkumun saldırısına uğrar. Balaban, daha sonra hasmını
öldürdüğü için ikinci kez tekrar cezaevine girer.
Orhan Kemal-Nazım Hikmet-İbrahim Balaban
1942-45 ve 1947-50 yılları arasını Bursa Cezaevi'nde geçiren
İbrahim Balaban’ın uzun sanat yolu burada kendisinden 20 yaş büyük olan Nazım
Hikmet’le tanışmasıyla başlıyor.
Nazım Hikmet’e ithaf ettiği “Şair Baba ve Damdakiler” kitabının
girişinde Balaban “Şair Babam’la ikimiz buluşmadan önce el yordamı ile arıyordum
kendi kendimi karanlıkta. İlkin onu
buldu ellerim. O da alıp koydu beni kendi yerime.” diye yazıyor.
Ve Nazım da Mapushaneden Kemal Tahir’e Mektuplar’da:
“Ben burda bir ressam Yunus Emre keşfetttim . Köylü, köy mektebinde okumuş, berberlik
ediyor içerde. Ben resim yaparken
başımdan ayrılmaz, nihayet bir gün boya istedi, verdim ve ilk iş olarak aynada
kendi resmini yaptı. İkinci portre bir şaheserdi ve şimdi üç aydır şaheser
portreler yapmakla meşgul. Bütün boyalarımı ona verdim.” diyor.
İbrahim Balaban cezaevinde resmin yanı sıra Nazım Hikmet
ile felsefe, sosyoloji, ekonomi ve politika
konularında da çalışıyor.
Ekin Biçenler 1951
1950 affıyla mapushaneden çıkarlar büyük şairle birlikte.
Balaban köyüne döner, fakat bir süre sonra Nazım Hikmet onu İstanbul’a yanına
çağırır. “Bütün yaptıklarını al gel” der. Altı ay kadar da İstanbul’da Nazım’ın
evinde kalır, bu süre içinde Ekin Biçenler tablosunu yapar.
Nazım Hikmet bütün dostlarıyla tanıştırır Balaban’ı, adeta
onlara emanet eder. Balaban’ı askere alırlar bir süre sonra, Nazım da
yurtdışına çıkmak zorunda kalır; bir daha görüşemezler. Balaban, Nazım’dan Şair
Baba diye bahseder. “O bir güneşti, beni ışığıyla aydınlattı.” der.
Demet Taşıyan İki Kadın 1984
Doğum 1950
Usta ile Çırak
2000’den fazla tablo… bunun birkaç katı kadar desen… 50’den
fazla kişisel sergi… karma ve grup
sergileri...
Anılar, denemeler (resim sanatı üzerine), hikayeler ve ikisi
roman olmak üzere yayınlanmış 11 kitap... Ayrıca adına yayınlanmış 4 adet kitap…
Ve bunlardan başka 60’lı yıllarda resimlerinden dolayı 6 ay
kadar tekrar tutuklu kaldığı İmralı’da çizdiği ve denize atılan !!! 7 bin adet
kara kalem desen…
Göç
“Komünistlikle suçlanmak beter bir şey.
Resimlerimi atarken
beni de atabilirlerdi suya. Ama benim yaptığım resimlerin paralarını
atmıyorlardı denize. Onu ceplerine atıyorlardı. Tablolarımı İzmir’e, İstanbul’a
galerilere götürdüler… Tablolar satıldı. Fakat hesabıma yatmış olan on beş
tablomun parasını ceplerine attılar. Çizdiğim yedi bin kara kalem desenimi de
denize attılar. Kayığa bindirilip giderken, Marmara Denizi’nin en derin yerine
bu resimleri yapan adamı da atabilirlerdi. Öyle bir belaya sardılar ki,
tablolarımın parasının hesabını soramadım. Ama kitaplarda, dergilerde yazdım.” diye
anlatıyor bu inanılmaz durumu.
Gurbetçiler 1954
Balaban, 7 yıl süren Nazım Hikmet'li günlerini ilerki yıllarda
yazdığı "Şair Baba ve Damdakiler" kitabında anlattı. Hatta dostuna duyduğu derin sevgiyi, oğullarına Nazım ve Hikmet isimlerini koyarak dışavurdu. Nazım ise onun tablolarından esinlenerek şiirler yazdı.
süresiz olarak kapalı dünyanın en güzel garında kitaplar...
kulağımda bilmeden anladığım bir dilde türküler...
ritmin dokunduğu yürekler...
taş duvarlarda yazılar...
parmakların ucundan akan renkler...
Norveç'ten hayatımda görmediğim bir insandan gelen
"seni görmek ne güzel" mesajı...
ruh halimi hiç sorma, diyen bir insana yazılan iki satır...
suyun altında burnundan giren suyla boğulmadan yüzdüğünü gördüğün pek çok rüya...
serin ve çokça derin sularda
yüzdükten sonra
kıyıya çıkıp hayat ağacının renkleri arasında,
nar bülbülünün lahur mavisi yumurtalarını bulan;
ağaca bağlanıp birlikte zerrelerine ayrılan, yaşamla doğayla toprakla suyla havayla bir olan...
ve tekrar bütünleştiğinde hepsinden birbirine karışan...
babaannesinin altınlarını satarak gönderdiği paraları parçalayan, paraya gizlenmiş cinleri hapsetmek için elmaların içine saklayan, sürgünde bir dede ve ailesinin hikayesini anlatan bir yazar...
sıradan bir gün..
olağanüstü bir gün...
her an son nefesini verip
sonra ilk nefesini alarak...
minik kozalağı yerdeki su dolu delikte yıkamaya çalışan Rüzgar kadar tatlı...
Pazar günü yayınladığım heykeltraş İskender Giray ve heykelleri konulu yazımdan sonra, arkadaşlarımdan o kadar güzel geri bildirimler aldım ki... Bana söylenenler hep bu konunun yürekleri umutla doldurduğu ve dünyada böyle insanların var olduğunu bilmenin ne kadar sevinç, mutluluk verdiğine dairdi... Bu yorumlardan bir tanesini özellikle sizlerin de okumasını istedim...
Arkadaşım Yeşim Bahadır şöyle yazmış:
"Meri'cim ne diyim, yüreğine sağlık...
Yazın beni alıp götürdü, ama videoyu seyrederken burnumun direği sızım sızım sızladı...
Hala ince bir sızı var, gözlerim dolu... Bir ağaç için neler yapılmaz ki !
Ben yanan ağaca bakamam, kesilmiş ağacın köküyle gözgöze gelemem, budanmış ağaç bile acıtır içimi...
Foça'da deniz kıyısında, altında oturduğum söğütleri bir sonraki yaz yerinde göremeyince delirdim...
Tesis sahipleri çok sert bir kış geçirdiklerini ve fırtınadan dolayı olduğunu anlatana, ben kendimi sakinleştirene kadar akla karayı seçtik.
Geçenlerde Belgrad Ormanı'nda kesilmiş bir sürü ağacı görünce, yine aynı his geldi üzerime... Hatta bir tanesinin gövdesine sarıldım, öptüm, özür diledim...
Bir sürü hikayem var kesilen, yok edilen, fazla ve zamansız budanan ağaçlarla ilgili, hatta kapılara dayanmışlığım vs.
Ama senin hikayen ve o incecik dal kıvamından hallice minik ağaç için yapılanlar umutlarımı yeşertti... Sağol..."
Bir önceki yazımda bahsetmediğim, özellikle ayırıp sakladığım, İskender Giray'ın bir başka heykelinden bahsedeceğim bugün sizlere...
Sömestr tatiline girmeden önceki son seramik dersinden çıkmıştım o çarşamba öğleden sonra... Moda'ya yürüdüm, hava soğuk... yağmurlu da...
Birden solumda bir çift upuzun metal bacak belirdi... başımı yavaşça yukarı kaldırdım, omuzuna sadağını atmış, içi sapsarı buğday başaklarıyla dolu...
Gri metal başakları, sapsarı capcanlı görmek mümkünmüş meğer... soğuk yağmurda, hasat sıcaklığı vuruyor insanın yüzüne...
Başının üzerinde çevirdiği başaklar bana pizza ustalarının hamuru ellerinde çevirerek genişlettikleri pizza tabanını çağrıştırıyor...
Adım gibi emindim bu heykeli ONUN yaptığından... yakından bakınca gördüm plaketi...
İyi de İskender Giray heykelinin bir pizzacının girişinde ne işi var ???
İyi de bir pizzacı neden kapısının önüne heykel yaptırır ???
O gün bunları sormaya fırsat olmadı…
Çok kısa bir süre sonra, yine bir gün Moda'da arabamı park ettiğim yere gittim,
yola çıkıp birkaç arabalık mesafe gitmiştim ki, sağda İskender Giray yazısını gördüm...
Atölye açıktı ve kendisi de içerdeydi...
Yaptığı heykeller, o heykelleri yaptıran duygu, sanata bakış konularında konuştuk biraz...
Sohbet sırasında Maestro Guiseppe’ye geldi söz… Yakından mı gördünüz, yoksa belli bir mesafeden mi, diye sordu… Yakından gördüm dedim, anlayamadım da sorunun maksadını… Ah meğer o buğday başakları belli bir mesafe ve açıdan bakılınca işte bu barış işaretini oluşturuyormuş…
O ayrı ayrı görünen başakların birleştiği andaki duygumu ifade edebilmem mümkün değil...
Tekrar Beppe'nin o tarafa doğru yürüyüp, dağınık gibi duran buğday başaklarının birleşerek barış işaretini görmek sihir gibi birşeydi sanki...
Böylece Pizzeria Beppe’yi ziyaret edip tanışmak farz oldu…
Moda’da yaşayan bir aile…
Asuman ve Cenap Kuzuoğlu…
Bir pizza zincirinin halkası olmak yerine, kendi özgün sıradışı pizza reçetelerinin peşinde koşmayı tercih etmişler…
Palmiye kalbi halkaları, mevsiminde taze çilek, masala sosu, darıfülfül, unagi derken, geleneksel pizzaların yanında, son derece ilgi çekici bir “sıradışı pizza” menüsü oluşturmuşlar, halen de geliştirmeye devam ediyorlar…
Onların İskender Giray’ı tanımaları da sokak heykelleri sayesinde olmuş… Geçmişten bugüne gelen ve bugünden geleceğe uzanan vizyonun bir parçası olarak, hayali kurucuları olan Maestro Guiseppe’nin heykelini yaptırmak için, onun doğru kişi olduğunu düşünmüşler…
2014 ekiminde tanışıp konuyu anlatmışlar ve gerisini ona bırakmışlar… Bu arada Beppe, Guiseppe isminin kısaltmasıymış…
Şimdi konunun beni en derinden etkileyen noktasına geldik…
Heykelin omuzunda asılı olan sadağın içindeki buğday başaklarının dibinde bir kil tablet ile vakumlu bir paket duruyor…
Kil tablette şunlar yazıyor: “Merhaba… Eğer herşey yolundaysa, bu mesaj ve yanındaki bu paket geçmişten size bir hediye. Ama herşey yok olmuşsa ve siz yaşamak için çıkış yolu arıyorsanız, bu paket sizin kurtarıcınız. Paketin içinde bu toprakların doğal ürünü ‘siyez buğday tohumu’ var, onları ekin. Bir mevsim sonra toplayın, öğütüp un yapın. Suyla karıştırınca elde edeceğiniz hamur yaşamanızı sağlar. Sonrası size kalmış. Sizlere bol şans diliyoruz. BEPPE Kadıköy/İstanbul V.I.MMXV “
Sessizlik…
Cenap Bey bana bunları anlattığında hiçbirşey söyleyemeyecek kadar duygulandım… Geçmiş, şu an ve gelecek, dönerek sarmal oldular ve bir nokta haline geldiler… Bir geçmişe, bir geleceğe gittim ve sonra oturduğum sandalyeye döndüm… Aklıma daha önce okuduğum, sandıktan çıkan atalık tohum haberleri geldi… Ve bu küçük siyez buğdayı paketinin değerini çok derinden hissettim…
Bunu sokaktan geçenler bilmiyor, restoranda keyifle pizza yiyenler bilmiyor, reklam malzemesi yapılmıyor, hey bakın biz ne yapıyoruz denmiyor… Sadece anlamlı bir heykelin içine saklanıyor… Güzel bir gelecek hayal ederek, bu toprakların çocuklarına bugünlerden müthiş bir hediye gönderiliyor… Bunu bana anlattıkları, o duyguyu paylaştıkları, bir anlamda yüreklerini açtıkları için Kuzuoğlu ailesine müteşekkirim…
Hani İskender Giray, "Bu, mekanın ve eşyanın, iki insan arasındaki diyaloğa aracı olması için bir örnek.", demişti ya... İşte Maestro Guiseppe heykeli de aynı şekilde diyaloğa aracı oluyor...
İki insan arasında...
İnsan ve eşya arasında...
İnsan ve duygu arasında...
Geçmiş ve gelecek arasında...
Yazımı sanatçının şu cümleleriyle bitirmek istiyorum:
"Şehirlerin ruhu vardır ve bu ruhun yansıtılmasında heykeller önemli bir yere sahiptir. Sokaklar da bunun için en büyük malzeme. Sokaklar sergi alanı gibidir, galerideki gibi kendini soyutlamazsın. Sanatla insanı buluşturmanın tek yolu da sokaktır.
Heykellerden korkmaya gerek yok. Hareket bile etmezler, kimseye birşey yapamazlar. Ondan korkuyorsanız, vereceği fikirden korkuyorsunuzdur..."